30 Haziran 2016 Perşembe

Francine Prose - Ücretsiz Tuvalet Kâğıdı: Karakter ve Dil Üzerine Bazı Düşünceler


Yakın zaman önce, yaygın tabirle küçük bağımsız yayınevlerimizden –söz konusu sıfatın kahramanlık, hedefler ve inançlardan ziyade boyuta atıfta bulunduğu açıktır– Sarabande, bir kurmaca yarışmasında seçici kişi olmamı istedi. Kazanan kitap basılacaktı.

Kabul ettim ama telefonu kapattıktan sonra, duyduğum büyük kaygı yüzünden hastalanıp uzanmak zorunda kaldım. Kolayca anlaşılacak kaygılar –hoşuma gitmeyecek metinler okumak zorunda kalabileceğim yahut yanlış karar verebileceğim endişesi– verilecek doğru bir kararın bulunmayabileceği korkusuyla birleşmişti.

Birkaç yazarın, takdir ettiğim kişilerin, bir edebiyat yarışmasında aday eserlerin hiçbirinin ödüle layık olmadığına kanaat getirerek, ödül vermeyi reddettiklerini duymuştum. Onların bu bütünlüklü hallerine saygı duysam da, aynı bütünlük bende yok. Bence biri ödül vermek istiyorsa, o ödül verilmeli. Bence biri kitap basmak istiyorsa, kitap basılmalı. Üstelik böyle bir ödülün ne işe yarayacağını kestirmek mümkün değil; takdir, hatta ılımlı bir takdir bile, salt yetenekli denebilecek bir yazarın, evvelce saklı kalmış fakat göz kamaştıran bir hüner damarını fark etmesini sağlayabilir. Kabul ederim ki, salt yetenekliler topluluğunun en iyisini, başka bir temel üstünlüğü bulunmadığı halde birinci seçmişliğim var. Biraz garipti, biraz gayri samimiydi, kabul; ama çok geçmeden unuttum gitti ve bir yerlerde bir yazar, iyi haberi alarak mutlu oldu.

Neyse ki Sarabande’den gelen pakette birkaç güçlü müsabık vardı. Fakat Michael Jeffrey Lee’nin öykü derlemesi Something in My Eye’dan [Gözümde Bir Şey Var] bir satır okuyunca, kararımı verdim. Kurmaca bir karaktere önce hayat veren, sonra da boyut katan dil kullanımı sebebiyle, aşılması güç görünen bir cümleyi –sonradan doğruluğu ortaya çıkacağı üzere– hemen tanıdım.

Lee’nin “If Ever We Should Meet” [Bir Araya Gelirsek] adlı öyküsündeki anlatıcının bir vakit çalıştığı (ne iş yaptığı belirtilmiyor) bina o kadar yüksektir ki, “her şeye son vermek isteyecek denli üzgün insanlar” binanın çatısından atlamaktadır. Bir gün kahramanımız, suratından bir gölge geçtiğini hisseder; binanın o tarafından kendini atan biri olduğunu öğrenince, yalana başvurur ve atlayanı gördüğünü söyler. Yalan söylemenin suçluluğu altında ezilen ve ölmüş kişinin, kendisiyle ilgili gerçek dışı bir hatıra uydurulmasından ötürü öfkeleneceğinden endişe duyan anlatıcımız, günlerini yatakta geçirir; işvereni onu arayıp işten kovana dek. Şimdiden bir şeylerin ipuçları, hafiften elimizde…sıradışı, bir bakıma hafiften uçuk bir his denebilir; bu tamamen Lee’nin hafiften sıradışı, hafif uçuk sözdiziminin ve kelime seçiminin sonucudur.

Kahramanımızın ağabeyinin, ailesini görmek için askeriyeden izinli geldiğini, akşamları yemek öncesinde bu ağabeyin yazdığı “Bir Araya Gelirsek” adlı şarkıyı koro halinde söylediklerini öğreniriz. Ağabey bu iznin ertesinde, savaşta ölmüştür (hangi savaş olduğu da, yine belirtilmez). Bu, aile içinde bir nebze tartışma konusu olur, sebebi şudur: “şarkının sözleri müphem ve sanki uğursuzdu; hepimiz masanın etrafında toplanmışken, bir aile olduğumuz, birbirimize yabancı falan olmadığımız halde, şarkısında niçin yabancılarla bir araya gelmekten bahsettiğini kimse anlayamamıştı.”

Anlatıcı, işini kaybettikten sonra başka bir şehre gider. Otobüsten inince kendine bir söz verir: “her yeni cümleye öncekilerden bağımsız biçimde bakmayı deneyecek, çabucak yargıya varmayacaktım; çünkü buraya evvelce bir kez gelmiş olsam da, insanlara ve âdetlere yabancıydım.” Anlatıcı yeminine sadık kalmaya çalışırsa da, kararlılığını sınayan bir olay gerçekleşir: bir bisküviyi düştüğü yerden alırken, yatağının altında bir kan lekesi görür. İş bulmaya kararlı olduğundan, gazetelerdeki küçük ilanları “kutsal yazılar” gibi okur, kendi kendine mülakat alıştırmaları yapar ve bir otoyolun altındaki motelde oda tutar. Her sabah duş yapar, tıraş olur ve tıraş olurken sık sık yüzünü keser.

“Motelde ücretsiz tuvalet kâğıdı vardı, o yüzden odadan çıkmadan önce, kesiklerimin her birinden akan kanı, küçük katlanmış parçalarla durdurabiliyordum. Ancak bir gün o kadar telaşlıydım ki, burnumun altını, müdürden kibarca yara bandı istemek zorunda kalacak denli fena kestim. O sabah otobüste, insanlar bana kötü kötü bakıyordu. Bir kafede elimdeki başvuru formunu doldurup da, arka taraftaki tuvaleti kullanınca anladım sebebini: dişlerimde hatırı sayılır miktarda kan varmış; tarçınlı sakız çiğnediğim için kanın tadını alamamışım. Ağabeyimin şarkısı şöyleydi: Bir araya gelirsek, Nazikçe elini tutarım. Bir araya gelirsek, Her bir kuzuyu sopalarım. Bir araya gelirsek, Giyerim en temiz cübbemi. Bir araya gelirsek, Yakarım ben bu şehri. Bir araya gelirsek, Tüm yakınlarımı yadsırım. Bir araya gelirsek, Hemfikir değilmiş gibi yaparım.”

Şüphesiz bir çoğunuz hâlâ, yazarın, ölen ağabeyinin tılsımlı cümleleri andıran acayip şarkı sözleriyle ne iletmeye çalıştığını çözmeye çalışıyorsunuz. Nazikçe elini tutmak? Her bir kuzuyu sopalamak? Fakat alıntıladığım ilk cümleye dikkatinizi çekmek isterim. Yani ödülü kazandıran satıra.

Motelde ücretsiz tuvalet kâğıdı vardı. Bu ne anlama geliyor ki? Ücretsiz tuvalet kâğıdı bulunmayan, tuvalet kâğıdı için ayrıca para alan moteller mi var? Veya hiç tuvalet kâğıdı bulunmayan motel mevcut mudur? Öykü kahramanının her şeyi farklı şekilde görmeye yemin ettiğini biliyoruz. Ama ücretsiz tuvalet kâğıdı? Başka bir şehirden değil, başka gezegenden mi geldi yoksa?

Konuşulan dilin hafiften farklı olduğu bir gezegende. İngilizce, ama İngilizce değil. Ya da ağır bir servis tabağı gibi büyük dikkatle kaldırılıp, hafifçe yana kaydırılmış ve başka yere –anlatıcının yarattığı ve sadece onun işgal ettiği bir mekâna– konulmuş İngilizce. Söz konusu dil geçişi okurda belli belirsiz bir huzursuzluk yaratabilir ve bu hissi sevip sevmeme durumunuz, öyküye vereceğiniz tepkiyi etkileyebilir. Ben cümlenin ya da hikâyenin nereye gideceğini bilmemekten hoşlanıyorum ve güzergâh buradaki gibi dolambaçlıysa, bizi ileri iten güç, bir insanı var eden dildeki yanma kuvveti oluyor. Söylemem lazım ki bu, herkesin hoşuna gitmeyebilecek bir insan; gerek gerçek hayatta, gerekse kâğıt üzerinde, her okurun arkadaşlığından hazzetmeyeceği biri. (Ben onunla bir kitapta buluşmaktan haz duydum; mümkünse kanlı canlı olarak karşıma çıkmasın.)

Bu kitabın, takdir edip seçtiğim bu eserin yeni baskısı için yazılmış bir değerlendirme yazısında, hikâyedeki atmosfer ahlaki, manevi ve psikolojik açıdan insan sağlığına zararlı bulununca şaşkına döndüm. Fakat belki bu şaşkınlık kısmen, dilin kullanım biçimlerine dair aşırı hassasiyetimden kaynaklanıyordu; kısa zaman önce Nazi propaganda makinesinin sözcük ve tasvir seçimleri hakkında okumalar yapmış olmam da, bir süre için bu hassasiyetimi yoğunlaştırmış olabilir. Okuduklarım, tarihsel bir bakış açısıyla, zehir ve hastalık istiarelerini kültürel ürünlere tatbik etmenin genellikle iyi şeylere delalet etmediği yönünde sıkıntı verici bir his uyandırmıştı bende.

Yakın zaman önce bir okuma etkinliğini takip eden soru-cevap bölümünde öğrendiğime göre, yazar George Saunders’ın kurmaca yazımı hususunda en çok ilgilendiği şey, karakterlerin iç monologlarıymış: bir karakterin kafasındaki karmaşık konuşmaların dili. Yazar, “Victory Lap” [Zafer Turu] adlı öyküsünü okumuştu az önce; bu öykü, bir talihsizlik eseri kendilerini aynı zamanda aynı yerde bulan üç ayrı kişinin iç monologlarıyla kurulmuş: yeniyetme bir kız, kapı komşusu bir delikanlı ve kızı kaçırıp öldürmeyi tasarlayan, minibüs sürücüsü bir yabancı. Saunders bu üç sesli kurguyu uzmanca kotarmış ama öyküyü sessizce, kendi kendimize okumuş olsaydık, her bir sesin kullandığı dil –mesela söz dağarcığı ve ritim– sayesinde, derhal üç kişiden hangisinin konuştuğunu, daha doğrusu düşündüğünü, anlardık. On beş yaşındaki Alison’la başlıyoruz; saçındaki her şeyden büyük kurdele, sevimli bir ufaklıkken çekilmiş taş devri fotoğrafı ve yavru geyik hayali, başka birine ait olamaz. Yani, beş yaşındaki bir çocuğun ya da altmış yaşındaki bir adamın şöyle bir iç monolog kurmasını beklemek zordur:

“Mutlulukla coşup düz takla at, zıplayıp kalk, anneciğin babacığın Taş Devri’nde Penny’nin mekânında çekilmiş fotoğrafını öp, sen de oradasın işte {öpücük} sevimli ufaklık ve saçındaki kurdele, dışarıdaki her şeyden büyük.
Bazen böyle mutlu anlarında, bir yavru geyiğin ormanda titrediğini hayal ederdi.
Anneciğin nerede küçüğüm?
Bilmiyorum, dedi geyik, Heather’ın küçük kızkardeşi Becca’nın sesiyle.
Korkuyor musun? diye sordu geyiğe. Aç mısın? Seni kucaklamamı ister misin?
Olur, dedi yavru geyik.”

Öyküyü birkaç sayfa daha okuyunca, kendimizi yeniyetme komşu Kyle’ın zihninde buluyoruz; onun (her birimizinkine benzeyen) iç konuşması, kendisini onaylamayan babasıyla hayalî bir sohbet akışı içeriyor:

 “Allah aşkına baba, arazide on altı çarpı 400 metre, sekiz çarpı 800 metre, üstüne bir mil koşusu, zirilyon kere 100 metre yapıp, beş mil boyunca at gibi koşturduktan sonra, bahçede karanlık çökene dek köle gibi çalışmam hakça mı yani?”

Hikâye bu kez bizi, bıçak taşıyan bir adamın beyninin içinde karanlık bir seyahate çıkarıyor—bu yabancının zihni, Alison’la ilgili planıyla ve psikozlu eylemlerini pürüzsüzce yapmasını engelleyecek şeylere karşı hazırlanmak için üzerinde iyice yoğunlaştığı sözlerle doludur.

“Karar tablosunda şu önemli eylemler kalıyor: minibüsün yan kapısına götür, içeri it, bileklerini / ağzını bantla, zinciri dola, konuşma yap. Yapacağı konuşmayı çok iyi ezberlemişti. Hem kafasında, hem de kayıt cihazıyla alıştırma yapmıştı: Yüreğini ferah tut canım, biliyorum korkuyorsun, çünkü daha beni tanımıyorsun ve bugün olanları beklemiyordun fakat bana bir şans tanırsan göreceksin çok mutlu olacağız. Bak bıçağı şuracığa koyuyorum ve onu kullanmak zorunda kalmayacağımı umuyorum, tamam mı?”

Şimdi anlaşılması gerektiği üzere, kimin sesini duyduğumuzdan hiçbir zaman tereddüt etmiyoruz ve okurun zihnindeki bu kesinlik, her bir karakterin nasıl konuştuğunu göstermek için Saunder tarafından kullanılan dil sayesinde mümkün oluyor. Hikâyeyi dinlemekten duyulan haz, kısmen daha sonra neler olacağına dair meraktan, kısmen de yazarın hikâyeyi sürdürme sebebinin, sonuca –kızı kaçırmayı planlayan adamın bu suçun hesabını verip vermeyeceğine– varmak olmadığını ayırt etmekten kaynaklanıyor. Ben bunu sezmiştim ama yine de Saunders, asıl dikkat ettiği şeyin karakterlerin iç konuşmaları olduğunu söyleyince şaşırdım; çünkü bu, benzer durumlarda benim de sıklıkla kendimi söylerken duyduğum bir şeydir.

Birçok yazarın aşağı yukarı aynı şeyi söylediklerini duydum: anlatı ve olay, bilinç katmanlarının, söz seçim ve kullanımlarının kesinliği aracılığıyla tasavvur edilen ve yeniden üretilen iç konuşmaların  asılı durduğu çerçeveden ibarettir. Yazarlar bir karakterin içine yerleşmekten, karakterin düşünürken kullandığı dili duymaktan bahsederken, bunu kastediyorlar galiba. Çehov da “at hırsızlarını 700 satır içinde betimlerken, sürekli onların tonunda konuşup düşünmek ve onların ruhuyla hissetmek zorundayım,” ifadesiyle, muhtemelen bunu kastediyordu.

Bunca zaman sonra, ben her bir malumat parçasıyla karakterin bilincinin nasıl değiştiğini ortaya koyduğumu ve kişinin zihin durumundaki bu değişime eşlik eden, onu yorumlayan dili kayda geçirdiğimi düşünürken, eleştirmenler ya da okurlar romanlarımın olay akışına dair konuşunca, hâlâ şaşırıyorum. İnsan zihnini kazmaya yönelik bu niyetin ya da güçlü arzunun acayipliği, ben dilden karakterin kilidini açan anahtar olarak bahsettiğimde insanların bir şey anlayıp anlamadığını hiç bilemememin sebeplerinden. Yahut belki sorun, ne demek istediğimi açıklamaya çalıştığım her sefer, işe yaramaz ya da karmaşık bir misal kullanmamdır.

Kendi tecrübelerimden hemen aklıma geliveren bir örnek, bana benzemesi pek mümkün olmayan bir karakterin zihnine ve yüreğine girme yönündeki umutsuz çabama dair. Bu karakter, Vincent Nolan adında genç bir Nazi: A Changed Man [Değişmiş Bir Adam] adlı romanımın başında bu genç, radikal bir dönüşüm deneyimi yaşadığını iddia ediyor ve kitabın sonunda gerçekten böyle bir dönüşüm geçiriyor; gerçek dönüşüm, bahsettiği sözde dönüşümden daha kademeli ve karmaşık olsa da. Açılış sahnesinde Vincent, çalıntı bir kamyonla taşradan yeni gelmiştir ve iyiden iyiye kalabalık bir yemek saatinde, mevsime uymayan bir sıcakta, Times Meydanı’na doğru yürür. Vincent’ın sıkıntısıyla, yabancılaşmasıyla ve rahatsızlığıyla, alışık olmadığı insan kalabalığının eziciliğinden ve araba egzozlarının dumanından illallah etmiş haliyle kolayca duygudaşlık kurabiliyordum. Ama bu insanın kim olduğunu bir şekilde anlamam hâlâ imkân dışı görünüyordu. Kendimi aşağıdaki cümleyi yazarken bulduğum âna değin—bu cümle, öğle yemeği vaktinde Manhattan’ın orta yerinde yürüyebilmek ve sinirlerine yönelik taarruza karşılık verip kendini savunabilmek için mücadele ettiği esnada, Vincent Nolan’ın zihninden geçen birçok düşünceden biri: “O, taşrada arkadaşlarıyla sürtüp Aryanların ana vatanına dair düş azmaları yaşarken, memleketin kentlerinde yabancı bir yaşam formu, köpek sidiğiyle ve karbon monoksitle beslenen melez bir tür gelişmişti.”

On yıldan fazla zaman önce yazdığım bu cümleye, şimdi neredeyse bir başkasına aitmişcesine bakabiliyorum ve bakışı nefretten ziyade telaşlı bir uğraş üzerinden belirlenmiş bir delikanlının gözüyle dünyayı görmeye uğraştığım sıralarda, söz konusu cümleyi ne kadar cesaretlendirici bulduğumu da hatırlıyorum. Ama yine Çehov’un, at hırsızları hakkında yazmanın meşakkatine ilişkin söylemi aklıma geliyor. “Bırakın onları jüri yargılasın; benim işim sadece nasıl insanlar olduklarını göstermek. Yazdığım şudur: at hırsızlarıyla muhatapsınız, o halde müsaadenizle söyleyeyim ki bunlar dilenci değil, iyi beslenmiş insanlardır; özel bir kültün mensubudurlar ve at çalmak sadece hırsızlık değil, tutkudur da.”


Bir şifreyi kırdığımı hissettim: kahramanım (yahut bu noktada, romanımın kahramanı demeliyim) iki dünya arasında duruyor, henüz hızla içine düşmekte olduğu geleceğin değil, çok yakın geçmişinin dilini (“Aryanların anavatanı”) konuşuyordu. Artık geride bıraktıklarını düşünmüyordu ama çevresindeki insanlardan o kadar kopuktu ki, bu insanlar tamamen farklı beslenme ve solunum ihtiyaçları bulunan dünya dışı yaratıklardı adeta. Karakterim aptal değil zekiydi; kendini çok ciddiye almayan, keskin mizah anlayışına sahip biriydi ve en önemlisi, birkaç yüz sayfa boyunca benim –ve umarım ki okurun– ilgisinin devamını sağlayacak türde, süreklilik arz eden bir mecazi düşünme yapısı vardı.





Hiç yorum yok: