23 Haziran 2016 Perşembe

John Balville - Kurmaca ve Rüya


Adam sabahleyin kafası bulanık, hatta biraz sersemlemiş vaziyette uyanıyor. Örtük perdelerin karanlığında pijamalarıyla gözlerini kırpıştırarak dururken, her nasılsa kendi gerçek, canlı, tam anlamıyla bilinçli halinde olmadığını hissediyor. Sanki o diğer uyanık varyantı hâlâ yataktaymış da, ayağa kalkan, onun iki boyutlu titrek gölgesiymişcesine. Sorun ne? “Hastalanıyor mu yoksa?” Biraz ateşi var gibi. Fakat hayır, karar verdi: ona sıkıntı çektiren, fiziki bir rahatsızlık değil. Daha çok zihniyle alakalı bir sorun var gibi. Beyni ağırlaşmış ve kafatasına bir beden büyük geliyor adeta. Sonra aniden, bir çırpıda, rüyasını hatırlıyor.

Bütün gece süreceğe benzeyen o rüyalardan biriydi. Varlığı tamamen rüyanın içindeydi: bilinçdışı, bilinçaltı, hafızası, muhayyilesi; fiziki varlığı dahi bu yoğun çabanın içine savrulmuştu. Rüyanın ayrıntıları ne idiği belirsiz, acayip, korkutucu ve bütünüyle gizem yüklü olarak gerisin geriye akıveriyor—böyle bir yükü olsa olsa, hayatın, yani uyanık olarak geçirdiğimiz hayatın en güçlü, en derin tecrübeleri taşıyabilir. Her nasılsa, gerçekten tüm hayatı, hayatının tüm esas unsurları, gül goncasının taçyaprakları gibi sımsıkı katlanmış halde orada, rüyadaydı. Büyük bir hakikat, çözemeyeceğini bildiği bir şifre ifşa edildi ona. Ama şifreyi çözmek mühim değil, lüzumlu da değil; bir sanat eserinde olduğu gibi, anlam şifrenin ta kendisi aslında.

Robdöşambrını, terliklerini giyip alt kata iniyor. Çevresindeki her şey tuhaf görünüyor. Gece boyunca karısının iki gözü arasında hafiften dengesizlik mi oluşmuş, sağ göz soldakinden azıcık aşağıda sanki; yoksa bu daha önce hiç fark etmediği bir şey mi? Kedi, köşesinden ürpertici bir durgunlukla izliyor onu. Caddeden tanıdık ve aynı zamanda gizemli sesler geliyor. Rüya, uyanık dünyaya sirayet ediyor.

Gördüğü rüyayı karısına anlatmaya başlıyor; biraz çekingen, çünkü rüyasındaki olayların kulağa ne kadar saçma geleceğini biliyor. Karısı, dalgın dalgın başını sallayarak dinliyor. Adam sözlerine, rüyasındaki yükten bir şeyler katmaya çalışıyor. Kritik noktaya, yani karanlık ormanın orta yerinde mırıltılı seslerin arasında uyandığını düşlediği âna geliyor. Karısı birden ağzını açıyor—susmasını mı rica edecek, anlattıklarını çok dehşet verici bulduğunu mu haykıracak?—çığlık mı atacak? Hayır: Esniyor; kuvvetle, küçük küçük nefeslerle, çene eklemleri çatırdayarak. Esneyişini uzun, titrek bir iç çekişle bitirdikten sonra, çırpılmış yumurtanın kalan kısmını yiyip yemeyeceğini soruyor ona.
Rüyanın sahibi boynunu büküyor; keyfi kaçtı. Sunduğu şey kıymetliydi ama kabul görmedi. Betimlediklerinin önemini karısı nasıl olur da anlamaz? Çıplak ağaçları ve kararmış havayı, bu hatıranın şu an etraflarındaki havayı karartışını nasıl olur da göremez—mırıltılı sesleri, kendisinin duyduğu gibi nasıl duyamaz? Yorgun argın tekrar üst kata çıkıyor, alelade bir güne daha hazırlanmak üzere. Gecenin çok mühim ifşaatları, geri çekilmeye başlıyor. Hepi topu bir rüyaydı işte.

Peki ne olurdu basit gerçeği, yani en karman çorman, en heyecan verici, en mühim rüyalarımızın başkaları için, hatta en önem verdiğimiz yakınlarımız için bile sıkıcı olmaktan öteye geçmediğini kabul etmek yerine—mesela deseydi ki karısına, Tamam, sana göstereceğim! Oturup bu rüyayı öyle yoğun, öyle çeldirici bir tertip içinde yazıya dökeceğim ki, kendini akşam vakti yaban ormanlarda dolaşır halde bulacaksın; sen de hayali seslerin, senin en saklı sırlarını yine sana söylediğini duyacaksın.

Roman yazma süreci için bundan iyi benzeti düşünemiyorum. Romancının hedefi, okurun rüyayı görmesini sağlamaktır—sadece rüya hakkında yazılanları okumasını değil, o rüyayı fiilen tecrübe etmesini sağlamak: rüyayı görmesini; romanı yazmasını.

Şimdi, bunlar tehlikeli savlar. Bu din-ertesi çağda –tutucular, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve diğerleri, din sonrası bir çağda yaşadığımız gerçeğini onaylıyor– insanlar umutsuzca yeni rahipler aramakta. Genel olarak sanatçıda ve özel olarak yazarda, rahibimsi bir şey var: semavi bir inanca tükenmez bağlılık, kibir ile tevazunun birlikteliği, günlük ibadetler; cemaatin zaaflarına, korkularına dair itiraflarını dinlemeye hazır ve nazır olmak. Yazar, evindeki dokunulmaz, kutsalların kutsalı odaya –çalışma odasına– girer ve garip, gizemli bir sessizlik içinde saatlerce orada kalır. Orada hangi ilahi varlıklarla söyleşir, ne gibi ayinler yapar? Elbette diğerlerinin, sırra eremeyenlerin bilmediği bir şey bilmektedir; elbette onlarınkinden çok öte bir irfanın gizi kendisine açıktır.

Bunlar yanlış fikirler tabii. Sanatçı, yazar, hayatın ve ruhun büyük meseleleri hakkında herhangi birinden fazla şey bilmez—aslında, muhtemelen daha az şey bilir. Açmaz bu işte. Henry James’in dediği gibi, karanlıkta çalışıyor, elimizden geleni yapıyor, sahip olduğumuz kadarını veriyoruz; gerisi sanatın deliliği. Kafka, kederli bir kahkahayla ekliyor: Sanatçı, söyleyecek hiçbir şeyi bulunmayandır.

Yazar bir rahip değildir, bir şaman ya da kâhince rüyalar gören biri değildir. Bununla birlikte eseri, öz benliğin ışıktan korkarak sindiği o karanlık kuyudan çekip çıkarılmıştır.

Dört başı mamur bir ruhbilimsel yaratıcılık kuramım yok. Zihnin bilinçli olarak ya da başka bir biçimde, sıradan yaşamın baz metalini sanatın altınına nasıl dönüştürdüğünü biliyormuş gibi davranmıyorum. Bunu keşfedecek durumda olsaydım bile, arzu etmezdim. Bazı şeylerin araştırılmaması gerekir.

Rüyaların dünyası tuhaf bir yerdir. Oradaki her şey hem gerçek, hem de gerçekdışıdır. En ufak tefek ya da saçma şeyler, muazzam bir önem taşır gibidir; hem de uyanık zihnin –burada Freud’la hemfikirim– asla ortaya atamayacağı ya da kabul edemeyeceği bir önem. Rüyalarda zihin, kendi gerçeklerini hayret verici bir saçma sapanlık vasıtasıyla dile getirir. Roman da aynısını yapar bence.

Kurmaca yazmak, hikâye anlatmaktan çok daha fazlasıdır. Tıpkı rüya gibi, kelimelerin ötesindeki bir derinliğe gömülmüş şeylerin şifresini çözme ve onları muhafaza etme amaçlı umarsızca bir zorunluluktan kaynaklanan, kadim, temel bir itkidir. Önemi, tehlikesi ve görkemi budur işte.





Hiç yorum yok: