16 Haziran 2016 Perşembe

Karakoncolos


Denizi gören bir tepede, yaşlı kadın portakal ağaçlarının arkasından, azgın dalgaların horona durduğu fırtınalı denize bakar. Yanındaki torunu, babaannesinin ağzından, kuşaklar boyu söylenen bir cümleyi işitir:

-Karakoncolos denize girdi!

Torun sorar:

-Karakoncolos nedir bubanne?

Babaannenin söyledikleri hep gizemlidir:

-Karakoncolos denize girdi, alti gün kalacak orada, sonra kayuğuni dereden yukari çekecek. Alti gün de köylerde kalacak…

Torun iyice meraklanır, babaannesinin eteğine asılır:

-O nasil bişedur bubanne?

-Tüyli bir yaratuk. Görünmez ama. Kayığıyla çıkayi köylere dere boyunca.

-E biz nerde bulacağuz oni?

-Yarun Kalandar’dur. Gelecek denizden, inun yaliya doğri, görürsunuz…

...


Gece olunca, merak yerini korkuya bırakır. Çocuklar, nefesleriyle ısıttıkları yorganlarını başlarına daha çok çekerler. Karakoncolos kapıdadır belki diye, tuvalete gitmeye korkulur; çişlerini bırakırlar yataklarına. Sonra, çocukların düşlerine Karakoncolos’lar konuk olur…



Karadeniz’de yüreklere böyle korku salan Karakoncolos, sadece masallarda var olan, hayali bir yaratıktır. Bir yaban adamıdır; esmer tenli veya tüylüdür. Dağlarda yaşar, insan gibi konuşur. Kalandar, yani yeni yıl zamanı ortaya çıkar. Ustaca hilelerle kandırılmaz veya bazı tedbirler alınmazsa, insanlara zarar vereceği varsayılır.

Kalandar, birkaç gün ileri geri oynasa da, fırtına ile gelir. Karayelden sert rüzgarlar eser, deniz kabarır, balıkçılar kayıklarını barınaklara çeker, kahvelerde soba başında geçirirler bu fırtınalı günleri. Bu fırtınaya “Karakoncolos Fırtınası” denir. Efsaneye göre, Karakoncolos denize girmiştir ve altı gün boyunca denizi karıştırır. Sonra kayığıyla dere ağızlarına yanaşır ve kayığını dereden yukarıya, altı gün kalacağı köylere doğru çeker, fırtınayı köylere götürür…

Sürmene’nin çoğu köylerinde, Karakoncolos, korkulduğu kadar saygı da gösterilen bir yaratıktır. Onun gelişi için özel hazırlıklar yapılır. Karakoncolos’un bereketiyle geleceğine inanılır. Bu yüzden, onu memnun etme telaşına düşer ev halkı. Güğümleri sularla, ambarları mısırla doldudurlar. Bakır kazanlarda kolivalar, yani mısır koçanları pişirilip, kapakları açık bırakılır. Gece Karakoncolos ocak zincirinden aşağı inip koliva yiyecek, ambara bakacak, güğümleri kontrol edecektir. Eğer ambar ve güğümler boş, koliva da pişmemişse, Karakoncolos’un evi kırıp dökeceğine, bağı bahçeyi dağıtacağına ve o senenin kıtlık içinde geçeceğine inanılır…


Pek çok hikaye anlatılır Karakoncolos’la ilgili… Bunlardan ikisiyle sözümüzü bağlayalım…

Bir gün Karakoncolos bir çobana görünür. Çobanın Manos ve Kudus adlı köpekleri, koyunlarla birlikte ateş başında yatmaktadır. Karakoncolos çıkar ortaya, “Hayde gel benumle,” der. Uyanık çoban bakar köpekler uyumakta, hemen bir kurnazlık düşünür. “Gel bi horon edelum, ondan sonra gideriz,” der, tutuşurlar el ele. Çoban türkü söylermiş gibi yapıp, “Al Manos’um, tut Kudus’um,” diyerek köpekleri uyandırır. Çobanın emrini duyan Manos ve Kudus, kaparlar Karakoncolos’u…

Karakoncolos’un bir de taklitçilik huyu olduğunu, yine bir hikayeden öğreniyoruz. Sabaha karşı kadının biri elinde likmen, yani küçük gaz lambasıyla değirmene, mısır öğütmeye girer. Bakar ki peşinden adam kılığında Karakoncolos da içeri girmiş. Korksa da, işine devam eder kadın. Kadın çuvalı tutar, beriki de tutar. Mısırını koyar kadın, o da koyar.


Anlar ki kadın,  bu yaratık her yaptığını taklit etmekte. Ondan kurtulmanın yolunu bulur. Likmenin ateşiyle tutuşturur elbisesini, Karakoncolos da tüylerini. Zaten baştan ayağa tüy olan yaratık, hemencecik tutuşur. Bağırarak değirmenden fırlar. Denize doğru koşarken, “Ne oldu?” diye soranlara, “Ben bağa yaptum, ben bağa yaptum,” diye yanıt vererek kaybolur, gider….

...

Karakoncolos artık, yeni kuşağın adını bilmediği kayıp kültür ögelerinden biri. Karakoncolos hala kayığıyla denizlerden geliyor mu bilinmez, ama bilinen o ki, artık kalandar akşamları kimse bu yaratık için koliva pişirmiyor. Ve hiçbir çocuk, o geceyi merak ve korku dolu bir bekleyişle geçirmiyor…


Karakoncolos söylencesiyle ilgili bu bilgileri, Sürmene Lisesi öğrenci ve öğretmenlerinin bir vakitler hazırladığı ve yazık ki artık yayınlanmayan “Tekne” dergisindeki güzel bir yazıdan derledim. Yazının müellifi, öğretmen Hakan Sümer'dir.


Hiç yorum yok: