23 Haziran 2016 Perşembe

Kırk


Alelade bir sayı değildir, kırk. Türk halk edebiyatında mecazi olarak geniş bir kullanım alanı vardır. Oğuz Kağan Destanı’na göre, Oğuz kırk günde büyür ve yürür. Verdiği bir ziyafette kırk masa, kırk sıra yaptırır; kırk gün kırk gece yenir içilir. Kendisine itaat etmeyen Urum Kağanı’nı ortadan kaldırmak için, Buzdağı eteklerine kırk gün sonra varır; yakınlarıyla görüş alışverişinde bulunarak, sağ ve sol yanlarına kırk kulaç direk diktirir. Aynı şekilde, Satuk Buğra Han’ın müslüman oluşunda, Cengizname’de, Manas Destanı’nda, Dede Korkut Kitabı’nda da, kırk sayısı önemli yer tutar.

Halk inanışlarında, geleneklerde, kırk sayısına sık rastlanıyor. Bu inanç ve geleneklerin bazıları sağlıkla, temizlikle ilgili. Hastalıklarda nekahet süresinin kırk gün olması, bazı hayvanların kesilmeden önce kırk gün temiz gıdayla beslenmesi, en az kırk günde bir tıraş olmak, bunlardan bir kaçı. Ayrıca, evlenme sırasında gelinle damat, doğum sırasında anneyle baba ve yeni doğan çocuk, ölüm esnasında ölenin akrabaları “kırklı” oluyor. Kırklılık esasında bazı kurallara uymak gerekiyor: İki kırklı kadının yan yana gelmesi, çocuklardan birini “kırk basmasına” sebep olabiliyor, bu inanca göre. Kırk basan çocuk büyüyüp serpilmez, zayıf kalırmış.

Daha yakından bildiğimiz eski inançlar da var, “kırk” sayısıyla ilgili: Yeni doğum yapan kadın kırk gün dışarı çıkmaz, çocuğunu da çıkarmaz. Daha yeni ve uygulanan bir âdet olarak: Ölen kişi, ölümünün kırkıncı günü anılır, bu anmada Kur’an ve Mevlit okutulur, “kırk aşı” denen bir yemek verilir.

Binbir Gece Masalları, Kırk Haramiler, Kırk Vezir gibi masal ve öykülerde, kırk sayısıyla ilgili ögeler hayli fazla.

Saz şairlerinin şiirlerinde, anonim halk edebiyatı ürünlerinde, zaman zaman kırk sayısına rastlarız. Örneğin bir Elazığ manisinde şöyle deniyor:

“Merdivenim kırk ayak
Kırkına vurdum dayak
O yâr burdan gideli
Ne el tutar ne ayak”


Kırk sayısı, eskiden ekonomik hayatta da önemliydi. Çünkü “kuruş” adı verilen para birimi “kırk para”dan oluşuyordu. Yakın zamanlara kadar kullanılan, ortası delikli “yüzpara”nın üzerinde, “iki buçuk kuruş” yazısı yer alıyordu.

Anlatılan bir fıkraya göre, baba oğluna “Para darlığı kırk gün sürer,” demiş. Oğlu “Kırk gün sonra para bollanır mı?” diye sorunca, “Yok, bollanmaz; ama parasızlığa alışılır” demiş baba.


Bir Türk boyu olan Kırgızların ortaya çıkışıyla ilgili, şöyle bir menkıbe anlatılır: Sağın Han adlı bir Kazak hükümdarının kızı, bir sabah henüz gün doğmadan kırk cariyesiyle birlikte gezmeye çıkmış. Bir ırmağın kenarına geldiklerinde, ırmağın üzerine semanın nur sütunu indiği için, suyun gümüş gibi parladığını görmüşler. Kızlar suyun bu güzelliğine hayran kalıp, parmaklarını suya sokmuşlar. Bu temas neticesinde hepsi hamile kalmış. Hükümdar bu duruma kızarak, kızların hepsini bir dağa sürmüş. Bu dağda doğuran kızların çocukları büyümüş, evlilik çağına gelmiş, daha sonra doğan bu çocuklardan yeni bir oba oluşmuş. Bu obanın ataları “kırk kız” olduğundan, bunlara “kırk kız” anlamında “Kırgızlar” denmiş.


Türkçede, kırk sayısıyla ilgili çok sayıda deyim ve atasözünün yanısıra, kırk sayısıyla başlayan epeyce yer adı da var: Kırklareli, Kırkkavak, Kırkkilise, Kırkpınar, Kırkağaç bunlardan birkaçı.

Dini-tasavvufi halk edebiyatında, kır kişilik bir erenler topluluğu olan “gayb erenleri”nin yanı sıra, onlar kadar olmasa da, zaman zaman kırk sayısına yer verilmiş. Tarikata intisap edenlerin kırk günlük ön perhizi olan “çile”, Hazreti Ali’nin kırklar meclisinin sâkisi kabul edilmesi, dünyayı aydınlatan ermişlerin sayısının kırk oluşu ve buradan gelen “kırklara karışmak” deyimi, kırk budak ve kırk makam, insan hamurunun kırk gün boyunca rahmet yağmurlarıyla yıkanması, bunların başlıcaları.

Bu faslı, Pir Sultan Abdal’dan bir dörtlükle kapatalım:

“Kırklar meydanında erkân isteyen
Arıtsın kalbini girsin otursun
Erenler önünde lokma sunanlar
Hicap perdesini döksün otursun.”


Hiç yorum yok: