21 Haziran 2016 Salı

Külhanbeyleri


Bilirsiniz: başıboş, haylaz, kabadayı, kendine has konuşma ve giyiniş tarzı olan delikanlılara “külhanbeyi” denir. Bu isim, hamamların suyunun ısıtıldığı yer olan “külhan”dan geliyor. Eskiden kimsesiz çocuklar, gençler, billhassa kış aylarında, külhanda yatıp kalkarmış. Bu gençlerin “külhanbeyi” kabul edilmesi, bazı şartlara bağlıymış. Bu şartların başında kimsesiz olmak ve yapılan sınavda başarılı olmak geliyormuş. Sınavı yapacak en kıdemli külhânbeyine, “destebaşı” denirmiş. Destebaşı önce külhanbeyi adayının elbisesini çıkarttırır, ona yırtık bir gömlek, don ve yemeni giydirirmiş. Sonra eline boş bir torba verir, bunu pirinç, yağ, un, şekerle doldurmadan gelmemesini söylermiş. Torbasını doldurarak gelen aday, sınavı kazanmış sayılır, toplanan yiyeceklerden hemen pilav ile helva yapılırmış. Külhanbeyi adayları, sofrada yerlerini alan külhanbeylerine hizmet ederlermiş. Pilavla helva yendikten sonra, külhancı ve külhanbeyleri bir lokma ekmeği tuza batırarak üç parmakları arasında tutar, külhancı bu arada bir dua okurmuş. Bu duanın ardından, elde tutulan tuzlu ekmekler yenirmiş.

İnanışa göre külhanbeylerinin piri, Şair Senai’nin çağdaşı olan Külhanî-i Lâyhâr’dır. Külhanbeyliğe girişin ikinci basamağı olan “kardeşlik merasimi”nde, kardeş olacak iki çocuk ortaya alınarak soyunur, külhancı, Lâyhâr’ın olduğu kabul edilen büyük bir gömlek getirirmiş. Esasen bu gömlek, Lâyhâr’ın kefeniymiş. Destebaşı gömleği çocukların kafasına geçirir, sınavı daha önce kazanmış olan çocuk sağ, yeni kazanan sol tarafta yerini alır, her ibir gömleğin kendi tarafında olan kolunu giyermiş. Külhancı ocağa doğru oturup şöyle dermiş:

“Ey Lâyhâr’ın evlatları! Burası baba yurdudur. Burada senin benim yoktur, herkes kardeştir. Bu kefene sağken girenler, ölünceye kadar birbirlerini ayrı görmezler.”

Ardından Fatiha okunur, külhanbeyliğe giriş töreni böylece tamamlanırmış.

Başlangıçta külhanbeylerinin, lonca benzeri bir teşkilatlarının bulunduğu söyleniyor. Külhanbeyleri geçimlerini dilenerek sağlarmış. Ancak zamanla dilenmenin yerini zorbalık almış, esnaftan haraç almaya ve geceleri adam soymaya başlamışlar. Bunlar kuşaklarını bellerine gelişigüzel dolar, başlarına sıfır numara fes takar, bol paçalı pantolon, ökçesi basık sivri burunlu ayakkabı giyerlermiş. 19’uncu yüzyıldan itibaren külhanbeyi tabiri, genellikle asalak olarak kendi başına yaşayan, serserilik yapan, ipsiz sapsız kimseler için kullanılmaya başlanmış.

Külhanbeyleri kendi aralarındaki konuşmalarıyla, özel bir “külhanbeyi argosu” oluşturmuşlar. Külhanbeylerinin devam ettiği kahvehanelerde, semailerin okunduğu âşık karşılaşmaları yapılırmış. Bu kahvelerde bilhassa mânili atışmalardan sonra münakaşalar başlar, kavgalar çıkarmış.


Külhanbeylerinin hayatı, çeşitli yazarlarımız tarafından işlenmiş. Örneğin Hüseyin Rahmi’nin Tesadüf ve Şıpsevdi gibi romanları, Ercüment Ekrem Talu’nun Kopuk romanı, külhanbeyi tiplemelerine yer veren, onların hayatını anlatan eserler. Refi Cevad Ulunay’ın Sayılı Fırtınalar romanı da, kabadayı-külhanbeyi yaşayışını anlatıyor.



Hiç yorum yok: