27 Haziran 2016 Pazartesi

Muhaceret


Doğu Karadeniz tarihinde, Birinci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan işgal ve bu işgalden kaçanların muhacirlik, yani göç öyküleri, çok önemli yer tutar. Bu sıkıntılı günler, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na dahil olduğu gün başladı. Bu tarihten sonra Karadeniz illeri, cepheye en fazla asker gönderen, en fazla evlat acısı yaşayan illerdi.

İtilaf Devletleri’nin yanında deniz harekatına katılan Rusya, Kafkas harekatı kapsamında, 17 Kasım 1914’te yirmi üç parçalık bir donanmayla, Trabzon’u bombardımana tuttu. Saldırı o kadar habersiz ve ani olmuştu ki, sabahleyin erken saatte ufukta beliren gemileri Türk savaş gemileri sanan Trabzonlular, sevinçle sokaklara döküldüler. İlk top seslerini duyunca, donanmanın şehri selamladığını sandılar. Fakat top sesleri sürüp de şehirde yıkılmalar başlayınca gerçeği anlayıp, şehrin içlerine ve Boztepe’ye doğru kaçışmaya başladılar.

O günden sonra Karadeniz bir savaş alanı haline geldi. 20 Kasım’da Trabzon, Ruslar tarafından bir kez daha bombalandı. Üstelik, Kafkas Harekatı içinde yer alan Sarıkamış Savaşı, Türk ordusu için bir felaket olmuş, bu harekatta Trabzonlular çok sayıda evlatlarını yitirmişlerdi. Savaş acısı, Trabzon’un üzerine kâbus gibi çökmüştü.

1 Ocak 1915’te her yönden saldırıya geçen Ruslar karşısında Türk birlikleri ağır kayıplar vererek geri çekilmişler, kayıpların çoğu yine Karadeniz illerinin çocukları olmuştu. 6 Ocak’ta, bütün Karadeniz birliklerini barındıran Dokuzuncu Kolordu tamamen yok olmuştu.

Trabzon’un durumu giderek kötüleşiyordu. Bir yandan sürekli cephelere asker gönderen Trabzon, bir yandan da Rus donanmasının saldırı ve bombardımanına uğruyordu. 8 Şubat 1915’teki bombardıman, 11 Şubat’ta tekrar edildi. Trabzon üzerinde ilk düşman uçağı görüldü.

Bütün bunlar olurken Ermeniler ayaklanmışlar, kurdukları gizli örgütlerle Trabzon, Samsun ve özellikle Giresun’u haber ve silah sevkiyat merkezi haline getirmişlerdi.

Aradaki kan ve acı dolu bir yılı anlatmadan geçelim ve 1916 Şubat’ına gelelim. Bu tarihte Ruslar, İngilizlerle anlaşarak doğuda İran’ı istilaya, kıyıda da Trabzon’u işgale karar vermişlerdi. 24 Şubat 1916’da Rize’yi işgal ettiler ve hızla Trabzon’a doğru ilerlediler. Of’ta şiddetli bir direnişle karşılaştılar. Rus ordusu, kahramanca çarpışan sivil halkın ölüleri üzerinden geçerek, 15 Mart 1916’da Of’a girdi ve üç gün sonra, 18 Nisan 1916’da Trabzon’u işgal etti.

Trabzonlular, hasta, yoksul ve perişan halde Ordu ilçesine doğru kaçmışlardı. Gide gide Harşit Deresi’ne dayandılar. Harşit Deresi’nin en azgın zamanıydı. Dere üstünde köprü de yoktu. Karşıdan karşıya “kelek” denen küçük kayıklarla geçiliyordu. Ama sayıları az olan keleklerle bunca insanı karşıya geçirmek zordu. Kaldı ki muhacirlerin çoğu, geçiş ücretini ödeyecek durumda değildiler.

Sayısız muhacirle tıkabasa doldurulan kelekler, ikide bir alabora olarak, yolcularını dereye döktü. Bunların çoğu, azgın sularla boğuşa boğuşa denize sürüklendi. Kısacası, yol boyunca çekilen çileler, Harşit boyunda katlandıkça katlandı. Binlerce, on binlerce muhacir, derenin karşı kıyısına geçmek için aç, çıplak, yağmur altında, çamur içinde günlerce bekledi.

Rusların Vakfıkebir ve Görele’yi de işgal ederek batıya doğru ilerlediği haberi gelince, Trabzonlular için yeni bir yolculuk başladı. Yollar uzadıkça uzadı. Yorgunluk, açlık, çıplaklık, ölüm arttıkça arttı. Daha batıya, daha uzağa, düşmanın gelemeyeceği yerlere doğru yüründü, sığınılacak bir yer arandı. Dayanılmaz acılar içinde… “Ünye’den çıktım da başım selamet / Ceviz deresinde koptu kıyamet / Kadın kız kardaşım sana emanet / Ağla anam ağla sen bana ağla / Çifte doktor getir yâremi bağla” türküsünü gözyaşları içinde söyleye söyleye gidiyor, gidiyordu muhacirler. Sefalete, yoksulluğa, hastalığa doğru… Ama düşmanın olmadığı ve yine de bir gün düşmanın karşısına çıkıp vatanını geri alma umudunun bulunduğu yere doğru… 

Muhacirler ilerlemeye devam ederken, başını sokacak bir ev, karnını doyuracak bir kapı bulamayanlar öle kala yollara düşüyor, yurdun daha verimli, daha güvenli yerlerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Her adım başı, türlüp ürperten sefalet sahneleri yaşanıyordu. Öyle ki, Trabzon’dan 20 kişi olarak yola çıkan bir aileden ancak 5-6’sı sağ kalabilmişti. Sanki bütün Karadeniz sahilleri, İstanbul’a kadar uzanan bir mezarlık haline gelmişti.


Aylarca süren ölüm yolculuğuna dayanabilenler, oldukça güvenli yerlere ulaştılar, Ancak onların da en büyük özlemi, ülkenin kurtuluşunu görmek, doğup büyüdükleri yere geri dönmekti. Özlenen gün, 1917 yılının Aralık ayında imzalanan Brest-Litovsk ateşkes antlaşmasıyla geldi. Bu antlaşmayla Rus kuvvetleri birliklerini çekerek, Karadeniz’i boşalttılar. Geriye, o günlere dair türküler kaldı. İşte, işgalci çetelere karşı savaşan Trabzon uşaklarının yaktığı ve bugünlere kadar söylenerek gelen bir türkü:

“Trabzon’un etrafı meteris,
Meteristen telli de kurşun atarız.
Üç kardaşız bir orduya yeteriz,
Of ayrılık yeni de büktü belimi
Seferberlik ne yaman da yıktı evimi, köyümü”…


1 yorum:

Adsız dedi ki...

Blgn hayalimdeki hayal dünyasının gerçekleşmesini isterdim yaslayabilmek istediğim omuza hissettiklerimi söylemek ne güzel olur bence