27 Haziran 2016 Pazartesi

Sakallı Celal


İlk baskısını yaptığı yıl beklenmedik bir başarı kazanarak kısa zamanda “çok okunanlar” listesine giren ve üst üste yeni baskılar yapan bir kitap. Orhan Karaveli’nin yazdığı kitabın adı, “Sakallı Celal”.

Kitabın alt başlığı, “Bir Bilinmeyen Ünlünün Yaşam Öyküsü” şeklinde. Bir insan nasıl hem ünlü, hem de bilinmeyen olabilir? Bunun açıklaması şöyle: Sakallı Celal, yaşadığı dönemde kişiliği ve yaşantısıyla büyük bir ün kazanmış olmasına karşın, bugüne kadar hayatıyla ilgili ayrıntılı bir çalışma gerçekleştirilmemişti. Hayatta olduğu yıllarda bile özel hayatını özenle gizleyen bu insan, en yakınındaki kişilerce bile çok iyi tanınmıyordu. Oysa ismi ülke çapına yayılmış, daha ölmeden bir efsane haline gelmişti. Zaman içinde unutulmaya yüz tutan bu efsane, araştırmacı-gazeteci Orhan Karaveli’nin kitabıyla yeniden canlandı, yeni nesillerin dağarcığına girdi.

Kimdi Sakallı Celal Bey? Bir amiralin oğlu; o dönemin en önemli okullarından Mekteb-i Sultani, bugünkü adıyla Galatasaray Lisesi’nden mezun bir eğitimci, daha sonra Ankara Sultanisi müdürü. Peki bundan başka? “Gülcemal” vapurunda makinist, “Doğu Ekspresi”nde ateşçi, “İncir Tütsüleme Fabrikası”nda ustabaşı. Bu nasıl oluyor? Sakallı Celal, idealleri uğruna en büyük mevkileri, para ve saadeti tepmiş bir eylem adamı, bir sokak filozofu. Okul müdürü olduğu dönemde, memleketin okumuş gençlere ihtiyacı olduğu gerekçesiyle, öğrencileri bir yıl önce mezun etmesi emredilmiş. Bu emre, “Ankara Sultanisi boyacı küpü değildir!” diye yanıt vererek görevinden istifa etmiş. Bundan sonra sıradan bir işçi gibi, nerede iş bulduysa orada çalışmış. Bununla birlikte, bulunduğu her yerde kişiliğiyle çevresindekilerde hayranlık uyandırdı, bir lider, dönüştürücü bir güç olmuş.

Lakabı, daha genç yaşta bıraktığı, suratının ayrılmaz bir parçası olan çalı gibi sakalından geliyor. Sakal, Haldun Taner’in deyişiyle “onun için bir çeşit özgürlük, doğallık, kimseyi takmazlık ve filozofluk bayrağıydı. Bektaşi kalenderliğiyle filozof saygınlığını birleştiren bu sakal, onun ince yaradılışının söz haline getirmediği bir şeyi dile getirir gibiydi. ‘Ben doğal bir insanım’ der gibiydi. “İhtirasım yok. Paraya önem vermem. Mevkileri takmam. Bunun için sizin katlandığınız nice maskaralıklardan uzağım. Sizin burjuva kalıplarınıza metelik vermem. Hepinize de içimden kıs kıs gülerim.”


Peki ünü nereden gelir Sakallı Celal’in? Melih Cevdet Anday’ın deyişiyle, kahraman olmasından. Bu kahramanlık, ancak eskilerin anlayabileceği türdendir. Hakkında anlatılan 9-10 öykü oluşturmuştur bu ünü. İşte bunlardan biri: Kıt kanaat geçinecek kadar para kazanan, çamaşırlarını kendisi yıkayan, yemeğini kendisi pişiren bir insan olmasına karşın seçkin bir dost çevresi bulunan Sakallı Celal, Ahmet Haşim’le söyleşmektedir. Söz şiire, şiirin ne olduğuna gelir. “Şair-i Azam” lakaplı Haşim, “Bana beş altı sözcük ver, sana şiir yazayım” diye şaşırtmak ister Sakallı Celal’i. Celal Bey bağırır: “Yazamazsın Haşim! Şimdi içeriden bir sözlük getiririm ha!”

Bir diğer öykü: Sakallı Celal trende ateşçidir; özel vagonda Kazım Karabekir Paşa’nın yolculuk ettiğini öğrenince lokomotiften vagona geçer, Paşa’yı görmek istediği haberini gönderir içeriye. Bir ateşçi ne isteyecektir Paşa’dan; ya para, ya daha iyi bir iş değil mi? Oysa elleri, yüzü gözü kömür tozu ve yağ içinde olan ateşçi, Paşa’nın karşısına çıkınca Türkiye’de eğitimin nasıl olması gerektiğini söyleyip, eğitim meraklısı Paşa’yı şaşırtır.

Her gittiği yerde softalarla çatışır Sakallı Celal. Öğretmenlik ettiği bir taşra kasabasında, öğretmenler odasına Avrupa’lı bir böcek bilginini toprakta incelemeler yaparken gösteren bir fotoğraf asmıştır. Bir gün sonra gelir bakar ki, duvarda fotoğraf yok. Sorar soruşturur; meğer öğretmenler bilginin şapkasından tedirgin oldukları için kaldırmışlar fotoğrafı. Bunu öğrenince bağırır onlara: “Ulan, adam sizin hatırınız için güneşin altında baş açık mı çalışsın?”



Haldun Taner’in güzel eseri “Ölür İse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil”, Sakallı Celal’in anlatısıyla başlar. Taner, onun tadına doyulmaz söyleşilerinin uçup gittiğinden yakınır. Ne yazık ki, yeteneğinin kağıt üzerine saptanmış bir belgesi kalmamıştır. Onun kulaktan kulağa aktarılan esprileri kaldı bir tek. Bunlardan birini duymayan pek azdır: Türk aydınlarını, dümeni bozulmuş, karaya oturmak üzere Doğu’ya doğru giden bir geminin içinde, Batı’ya doğru koşan yolculara benzetmiştir Sakallı Celal. Ulusal bahtsızlığımızı şu beş kelimeye sığdıran da ondan başkası değil: “Bizde ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir.”

Haldun Taner, Sakallı Celal’i, “sarp dağlar, gür ormanlar ve bozkırlar ortasında boşuna akıp giden bir pınara” benzetmiş. O, “ziyan olmuş, eski deyimiyle heder olmuş bir değerdir.”

“Varlığı ve değeri, yalnız onunla karşılaşabilen, onu tanıyabilen az sayıda insan tarafından” bilinen, anlaşılan Celal Bey, 1962 yılında aramızdan ayrıldı.


Hiç yorum yok: