21 Haziran 2016 Salı

Söz Uçar, Bâki Kalan Yazıdır


“Kalem kılıçtan keskindir” derler ya hani... Kalem yalnız kılıçtan keskin değil, aynı zamanda yazıdan bile eski bir tarihe sahip. İlk insanlar, sivriltilmiş çakmak taşlarıyla hayvan kemiklerinin üzerine resim kazımışlar. Bu sivriltilmiş taşları ilk kalem örnekleri olarak kabul etmek lazım. Bugün kullandığımız kalemlerin ortaya çıkışı, zaman içinde uzun bir yolculukla mümkün olmuş.

Kalem sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiş. Kaynağı, “kamış” anlamına gelen eski Yunanca “kalamos”. Gerçekten de, eski Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinde, saz ve bambu gibi bitkilerin saplarından yapılan kamış kalemler kullanılırmış. Ortaçağda kağıdın üretilmesiyle birlikte, kaz, kuğu, karga gibi kuşların kanat tüyleri kalem işlevi kazanmış. Bu tüyleri mürekkebe daldırıp yazı yazarmış insanlar.

Bugün kullandığımız metal uçlu kalemlere gelince: Mürekkepli metal kalemler aslında Romalılar devrinden beri biliniyormuş, ama makine yapımı çelik uç 1822'de imal edilmiş. Tükenmez kalem adıyla bildiğimiz bilye uçlu kalemin, son yılların bir buluşu olduğu sanılır; halbuki bu kalemin ilk modeli 1880 yıllarında ortaya çıkmış ama rağbet görmemiş. Bu yüzden seri üretimine geçilememiş. Bu ilk başarısızlığının ardından tükenmez kalemlerin tekrar gündeme  gelmesi, uçak teknolojisindeki gelişmelere bağlı olmuş. Uçaklar 2-3 bin metreye çıkınca hava basıncı çok düştüğünden, dolmakalemlerin haznesinde normal atmosferik basınç altında doldurulan mürekkep akıp, yazıları da giysileri de berbat ediyormuş. Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı’ndaki Amerikan Hava Kuvvetleri uçuş personeli için, havada kullanılabilecek, mürekkep akıtmayan bir kaleme ihtiyaç duyulmuş. Bilye uçlu kalem, aranan bu özelliklere sahip olduğundan, önce havacılar tarafından kullanılmaya başlamış ve kısa zamanda geniş halk tabakalarına yayılmış.



Kalem motifinin, Türk ve İslam kültüründe önemli yeri var. Kur’ân-ı Kerîm’in Bürûc suresinde, Allah’ın önce “levh ü kalem”i, yani satıh ve kalemi yarattığı yazılmış. Kalem, söz konusu satha, yani levhaya, kâinatta vuku bulacak her şeyi yazmış. Tasavvufa göre levh Tanrı bilgisi, kalem ise Tanrı’nın iradesiymiş.

Kur’ân-ı Kerîm’in Lokman suresindeyse, “Yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz mürekkep olsa ve denize yedi deniz daha katılsa, yine Allah’ın kelimeleri bitmez” denmiş. Kalem, ilmin temeli kabul edilmiş.

Eskiden kalem olarak kamış divitler kullanılırmış. Bu kalemler boğumluymuş; içleri eğriymiş. Divân şairleri, kalemin içinin yazılacak türlü hadiselerle dolu olduğunu kabul edermiş. Kalemin ucunda biriken mürekkebi, yaş dolu göze benzetmişler. Kalem, kara mürekkep içinde olduğu için, âşığı andırırmış; çünkü âşık da sevgilinin kara saçı, beni, kaşı, gözü içinde kendi kaybeder, kara yaslar edermiş. Sevgilinin boyu da, düzgünlüğü ve belinin inceliğiyle kalem gibiymiş. Sevgilinin kaşı kaleme benzer, saçından da bazen kalem olarak bahsedilir. Yüzündeki ben de, o kalemden damlamış bir damla mürekkep olur. Yine aynı kalem nokta nokta, çizgi çizgi ayva tüylerini yazmış olur.

İslamiyette kalem, tıpkı yazı gibi ilahi bir lütûf olarak kabul edilmiş. Hattatlar kalem açarken çıkan yongaları herhangi bir yere atmaz, toprağa gömerlermiş. Bunun sebebi “kalem” adının Kur’ân’da geçmesiymiş. Ömürlerince açtıkları kalemlerin yongalarını toplayıp, ölünce sularının bunlarla ısıtılmasını vasiyet eden hattatlar bulunduğu rivayet ediliyor.

Âherli kâğıtlar, kamış divitler, mürekkep ve kalem… İnsanların asırlar boyunca süregelen, anadan evlada aktarılan kültürünün taşıyıcıları: Söz uçar, bâki kalan yazıdır.


Hiç yorum yok: