30 Haziran 2016 Perşembe

Tarihin Rüzgârındaki Kokular


Gökhan Akçura’nın güzel tarih çalışması “Unutma Beni” adlı kitaptan aktarmadır.

* * *

Refik Halit Karay, “Güzel Kokular” adlı eski bir yazısında, kokuların değişik özellikleri olduğunu söyler. Örneğin kokuların renkleri vardır. Parfüm şişelerinden ve onları süren tenlerden, kokuların yanısıra renklerin de çevreye dağıldığını ileri sürer. Lavantadan yayılan renk, “tramvay tellerinde yanıp söndüğünü zevkle seyrettiğimiz elektrik mavisi”dir. Yazarımız bu kokuyu duyduğu an, güneşin, ayın veya çevresinde yanan lambaların rengi bu maviye dönüşmektedir. Bazı parfümlerse, “geceleyin dinlenmiş denizin içi gibi” filîzî yeşildir. “Uslu ışığı ve serin derinliği gözlerinizi dinlendirir.”. Ruhunuzda, “böyle sabahlarda yosunlu kaya gölgesine sığınıp kıpırdamadan duran, gül yaprağı bedenli minimini, yemyeşil balıkların rahatı”nı hissedersiniz. Fakat beynimizin içine kandil kandil, bir havai fişek gibi dağılan kokular da vardır. Hele alev kızıllığıyla çevremizi kuşatan parfümlere dayanmaksa ne kadar zordur!

Refik Halit’i okumaya devam edersek, kokuların sesleri, biçimleri olduğunu da öğreneceğiz. Ama biz edebiyatı bir yana bırakıp, kokuların tarihi de olduğunu hatırlamak zorundayız. İlk tanığımız, on dokuzuncu yüzyıl sonunda İstanbul’a gelmiş olan bir Fransız mozaikçisi ve ressam. Ona göre parfümler, “batıda bir lüks, doğudaysa zorunluluk”tur. Doğuda, “kokulu dumanlar, parfümlü buharlar elle tutulmaz bir öte dünyaya fısıldar, hazlarla doludur; yükseldikçe kişiye rüya, tapınma ve aşk getirir.”. Parfümün kökeni doğudur ve batı ülkelerine buradan gitmiştir. Pafümler,  “saf” ve “katışık” olarak ikiye ayrılır. Saf parfümlerin başında amber, misk ve asilbent gelir. Oysa katışıkların sayısı iki yüze varır. Bunlar arasında, Avrupa’da çok sükse yapan “kokulu pastil”, bir Türk parfümüdür. Yakıldığında çok güzel, hatta sarhoş edici bir koku neşreden bu pastil, sarı sabır, oluban ve sandal odunlarından çıkarılan bir karışımdır. Bunlar toz haline getirildikten sonra, içine reçine konup yoğrulur ve pastiller şeklinde satılır. Batı, parfüm konusunda bilgindir, fakat saflığını korumayı bilen doğu, şiir dolu mazisine hayal katan kokulu buharlara sadık kalmaktadır.

Ahmed Rasim, eski İstanbul piyasalarının “seyyar ıtriyat sergisi camekanları gibi” olduğunu söylemiş. Tüm doğu kentlerinde olduğu gibi, İstanbul’un da kendine özgü bir koku coğrafyası vardı.  Ama giderek işler değişti...  Batılılaşma her alanda olduğu gibi, kadın kokularının da Avrupai olması için elinden geleni ardına koymadı. Hasbahçelerde bol bol bulunan çiçek kokuları, parfüme dönüştü, şişelere doldu, vitrinleri kapladı. Akasya, hanımeli, zambak, lavanta, sümbül, şebboy, manolya, gardenya ve yasemin kokuları, batıdan gelen heveslerle yer değiştirdi.

Evet, parfümler, kolonyalar Avrupa’dan geliyordu ama, bizimkiler de elleri kolları bağlı oturmuyorlardı. Eski ilanlara, şişe etiketlerine baktığımızda birçok Türk ıtriyatçısının, kadınlarımızın koku dünyasında anlamlı bir yer edinmeye çalıştığını görüyoruz. İlk akla gelen markalar arasında Fârukî, Hasan, Etem Pertev, Ferit, Hüsnü Şevki gibi isimler var. Bunların büyük çoğunluğu, imalathanenin başındaki ıtriyatçının adıyla anılan markalardı.

İkinci Meşrutiyet döneminde başlayan “milli iktisat” hareketi paralelinde ıtriyatçılarımız da yerli parfüm üretimini artırdılar. Bu çabalar Cumhuriyetin ilk döneminde de sürdü. Itriyatçılarımız, savaş alanında ve silah başındaydılar. Gazete ve dergi sayfalarındaki “yaratıcı” reklamları da bunların kanıtı değil mi? Örneğin, Hüsnü Şevki losyonları kadınların şahsiyetini en etkili biçimde açığa çıkaran şeyin “şüphesiz yalnız neşrettikleri nefis rahiyalar” olduğunu söylüyordu. İlanda yazdığına göre, bazen bu “rahiya” öylesine güçlü olur ki, insanın “bu kadın değil, adeta büyük bir çiçekten mürekkep emsalsiz bir demettir diyeceği gelir”di.

Koku tarihimizde yer alan ıtriyatçılar arasında Ahmed Farukî’nin çok özel bir yeri var. Çünkü Farukî firması, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk Türk ıtriyatçısı. Eski bir ilanda, Farukî firmasının ilk günlerini şöyle anlatıyor:

“1882 senesinde, kapitülasyon rejimi altında, memleketimizin bütün kapılarının Avrupa mallarına tamamen açık bulunduğu bir zamanda, Ahmed Farukî adında ateşli ve yakışıklı bir Türk genci, Avrupa’dan serbest serbest gelmekte bulunan birçok müstahzarların eşlerini aynı mükemmellikte yapmaya başlar. Memleketimizdeki her tabakadan gördüğü rağbet ve teşvikten cesaret alarak, kısa zamanda çeşitlerini çoğaltıp yerli kolonya, losyon, parfüm, pudra, krem, saç suyu, briyantin, şampuan, çocuk pudrası, ayak pudrası, tırnak cilası, dudaklık, allık, sürme, kirpik boyası, diş tozu vesaire imal etmeye başladı.”

Reklamdaki “ateşli ve yakışıklı bir Türk genci” ibaresi boşuna değil. Rahmetli Ahmet Farukî, o demlerde gayet yakışıklı, sayılı güzellerdenmiş. Hele kaşlarıyla gözleri, hanımların dilinde destanmış. Bu erkek güzeli ıtriyatçının ürünleri o kadar beğenildi ki, şöhreti o zamanki Osmanlı Devleti’nin hudutlarını aşarak İran, Hindistan ve Japonya’dan siparişler aldı. Paris’ten gelen ecnebi seyyahlar bile, dönüşlerinde hediye olarak Farukî müstahzarları götürmeyi ihmal etmediler. Ahmet Farukî, bu başarısından ötürü gerek Osmanlı hükümetinden, gerekse katıldığı uluslararası sergilerden birçok nişan, diploma ve madalyalar almıştı. Ama 1942 yılındaki ölümünden sonra adı gibi, ürünleri de tarihe karıştı. Yeni kuşaklar, ne Ahmed Farukî’nin Sultanhamam’daki gösterişli mağazasından içeri adım atmışlardı, ne de üstadın ünlü güzelliğinden haberdardılar. “Unutmabeni” kokusu rüzgar gibi geçen yıllara karışarak, şişe etiketlerinde kalan bir anı oldu sonunda...


Hiç yorum yok: